DEVLET-İ
ALİYYE’NİN MÜZMİN İLLETİ: “VASATİSTAN” İMPARATORLUĞUNDA BİR GÜN
Giriş: Bir Garip Salgın
Kadim hekimlerin
kitaplarında rastlanmayan, İbn-i Sina’nın El-Kanun fi't-Tıbb’ında şifası
yazmayan, modern tıbbın ise çaresizce “terminal dönem” diye yaftaladığı bir
salgın dolaşıyor koridorlarda. Ne veba gibi bedeni çürütüyor ne kolera gibi
ateşler içinde yakıyor.
Bu illet çok daha sinsi;
ruhu çürütüyor, omurgayı eritiyor ve en nihayetinde koca devlet çarkını,
paslanmış bir su değirmenine çeviriyor. Adına kibarca “liyakatsizlik” denilen,
halk arasında “hamili kart yakınımdır” diye bilinen, literatürde ise bizim “Liyakatsizlik
Sendromu” olarak teşhis ettiğimiz bu hastalık bünyeyi ele geçirdiğinde, artık
orada akıl değil, sadece “tanıdık” hüküm sürüyor.
Bünyenin Antikora
İhaneti: “Gresham Kanunu”nun Bürokratik Hali
İktisatçılar der ki:
“Kötü para, iyi parayı kovar” (Gresham Kanunu). Meğer bu kanun sadece altın ve
gümüş akçeler için değil, kravatlı ve makam araçlı faniler için de geçerliymiş.
Bir kuruma kazara, yanlışlıkla, sehven; donanımlı, bilgili, yani “iyi para”
hükmünde liyakatli bir personel girdiğinde, içerideki “kötü paralarda” (vasat
yöneticilerde) ani bir “CV Alerjisi” baş gösteriyor.
Bu alerji, tıbbın
açıklayamadığı bir savunma mekanizmasıdır. Zira vasatın en büyük korkusu,
yetenektir. Yetenekli bir ast, liyakatsiz bir üst için aynaya bakmak gibidir;
orada kendi kifayetsizliğini görür. Bu yüzden, elindeki CV’si dolu, dili
yabancı, zihni berrak genci gördüğünde, liyakatsiz yöneticinin midesine
kramplar girer, gözleri kararır.
Bünye, bu sağlıklı
hücreyi “virüs” zannedip dışarı atmak için elinden geleni yapar. Çünkü
vasatlık, kendi habitatında oksijen yerine “itaat” solur; zekâ ise bu
atmosferde boğulur.
Omurga Esnekliği ve
Bukalemunların Zaferi
Bu diyarda yükselmenin
sırrı, Darwin’in evrim teorisini ters yüz etmekten geçer. Doğada “en güçlü
olan” hayatta kalırken, liyakatsizlik ekosisteminde “omurgası en esnek olan”
hayatta kalır. Buna tıbbi teşhis raporlarında “Bukalemun Etkisi” adı verilir.
Üst makamdaki zat, “Bu
duvar siyahtır” dediğinde, henüz saniyeler önce o duvarın beyazlığı üzerine tez
yazmış olan liyakatsiz memur, anında renk değiştirir: “Hatta zifiri siyahtır
efendim, ne beyazı!”
Bu esneklik, ortopedi
bilimini hayrete düşürecek seviyededir. Nurettin Aydın’ın “Siyasetin Bürokrasi
İronisi” dediği şey tam da budur: Siyasetçi işleyen bir çark ister ama o çarkın
dişlilerini “sadakat” adı altında kendi elleriyle kırar. Sonuçta ortaya; her
devrin adamı olan, rüzgâr gülü misali dönen, boyun fıtığı riski taşıyan ama
koltuğundan asla düşmeyen bir “tür” çıkar.
Makam Koltuğu ile
Bütünleşme Vakası
Gelelim hastalığın en
trajikomik semptomuna: “Makam Koltuğu Yapışması Sendromu”. Platon, yüzyıllar
evvel “Adalet, herkesin kendi doğasına uygun işi yapmasıdır. Kunduracı askerlik
yapar, asker çömlek yaparsa devlet yıkılır” demişti.
Bizim liyakatsiz
kahramanımız ise oturduğu o deri koltuğun kendisine yeteneğiyle değil, bir
“ulufe” (bahşiş) olarak verildiğini içten içe bilir. Bu içgörü, devasa bir
korkuyu doğurur.
O koltuktan kalktığı an,
bir “hiç”e dönüşecektir. Çünkü dışarıdaki vahşi dünyada, yani özel sektörde
veya liyakatin geçerli olduğu herhangi bir yerde, onun vasatlığının piyasa
değeri yoktur. Bu yüzden koltuğa tırnaklarıyla değil, ruhuyla yapışır. Seçim zamanlarında
veya görevden alınma dedikodularında yaşadığı anksiyete, bir ceylanın aslan
karşısındaki titremesinden daha şiddetlidir. “Ben gidersem devlet çöker”
hezeyanı, aslında “Ben gidersem, ben çökerim” itirafının süslü halidir.
Oksijensiz Kalma yahut
“Tanıdık Yetmezliği”
Bu hastalığın en belirgin
klinik tablosu, “Kronik Referans Yetmezliği”dir. Liyakatli insan sırtını
bilgisine, tecrübesine ve emeğine yaslar. Liyakatsiz ise sırtını dayayacak bir
“dayı”, bir “abi”, bir “yüksek makam” arar. Referans, bu hastalar için oksijen
tüpü gibidir; bağlantı kesildiği an, akut nefes darlığı başlar.
Siirt’ten Ankara’ya,
akademiden bürokrasiye yapılan araştırmalar (bkz. Kızılkan & İzci) acı bir
gerçeği yüzümüze çarpmaktadır: Halkın büyük çoğunluğu liyakatin bir masal,
“hamili kart yakınımdır” notunun ise tek gerçek olduğuna inanmaktadır. Genç bir
fidanın, “Ne bildiğim değil, kimi tanıdığım önemli” diyerek ülkesinden umudunu
kesmesi, yani “beyin göçü”, bu hastalığın en ölümcül yan etkisidir. Devlet,
kendi evlatlarını kendi eliyle gurbete sürgün etmektedir.
Sonuç: Heykelin
Gölgesindeki Yıkım
Bu lâyihayı,
Dunning-Kruger sendromunun o meşhur “Cahil Cesareti” ile bitirelim. Bilgili
insan şüphe eder, araştırır, tevazu gösterir. Liyakatsiz “kifayetsiz muhteris”
ise cehaletinden aldığı güçle her şeyi bildiğini sanır. İmza atarken elinin
titremediğini (İmza Tremoru) sanırsınız ama aslında o imza, bir sorumluluk
değil, bir iktidar gösterisidir.
Teşhisimiz nettir: Bu
bünye, 4. evre liyakatsizlik kanserine yakalanmıştır. Tedavi protokolü bellidir
ancak acıdır: İstifa.
Eğer bu cerrahi müdahale
yapılmazsa, korkarız ki o çok sevdikleri koltuklarda kendi heykellerini
diktiren bu zevatın sonu, yine o heykellerin altında kalmak olacaktır. Tarih,
liyakati terk eden devletlerin enkazlarıyla doludur. Ve unutulmamalıdır ki liyakatsizliğin
girdiği kapıdan, vicdan ve adalet sessizce çıkıp gider.
Geriye sadece, yaldızlı
koltuklarında oturan ama aslında "yok hükmünde" olan gölgeler kalır.
Allah (c.c.) akıl, fikir
ve izan ihsan eylesin.

