Liyakatsizlik Sendromu

Kasım 20, 2025 Yorum

 



 

DEVLET-İ ALİYYE’NİN MÜZMİN İLLETİ: “VASATİSTAN” İMPARATORLUĞUNDA BİR GÜN

Giriş: Bir Garip Salgın

Kadim hekimlerin kitaplarında rastlanmayan, İbn-i Sina’nın El-Kanun fi't-Tıbb’ında şifası yazmayan, modern tıbbın ise çaresizce “terminal dönem” diye yaftaladığı bir salgın dolaşıyor koridorlarda. Ne veba gibi bedeni çürütüyor ne kolera gibi ateşler içinde yakıyor.

Bu illet çok daha sinsi; ruhu çürütüyor, omurgayı eritiyor ve en nihayetinde koca devlet çarkını, paslanmış bir su değirmenine çeviriyor. Adına kibarca “liyakatsizlik” denilen, halk arasında “hamili kart yakınımdır” diye bilinen, literatürde ise bizim “Liyakatsizlik Sendromu” olarak teşhis ettiğimiz bu hastalık bünyeyi ele geçirdiğinde, artık orada akıl değil, sadece “tanıdık” hüküm sürüyor.

 

Bünyenin Antikora İhaneti: “Gresham Kanunu”nun Bürokratik Hali

İktisatçılar der ki: “Kötü para, iyi parayı kovar” (Gresham Kanunu). Meğer bu kanun sadece altın ve gümüş akçeler için değil, kravatlı ve makam araçlı faniler için de geçerliymiş. Bir kuruma kazara, yanlışlıkla, sehven; donanımlı, bilgili, yani “iyi para” hükmünde liyakatli bir personel girdiğinde, içerideki “kötü paralarda” (vasat yöneticilerde) ani bir “CV Alerjisi” baş gösteriyor.

Bu alerji, tıbbın açıklayamadığı bir savunma mekanizmasıdır. Zira vasatın en büyük korkusu, yetenektir. Yetenekli bir ast, liyakatsiz bir üst için aynaya bakmak gibidir; orada kendi kifayetsizliğini görür. Bu yüzden, elindeki CV’si dolu, dili yabancı, zihni berrak genci gördüğünde, liyakatsiz yöneticinin midesine kramplar girer, gözleri kararır.

Bünye, bu sağlıklı hücreyi “virüs” zannedip dışarı atmak için elinden geleni yapar. Çünkü vasatlık, kendi habitatında oksijen yerine “itaat” solur; zekâ ise bu atmosferde boğulur.

 

Omurga Esnekliği ve Bukalemunların Zaferi

Bu diyarda yükselmenin sırrı, Darwin’in evrim teorisini ters yüz etmekten geçer. Doğada “en güçlü olan” hayatta kalırken, liyakatsizlik ekosisteminde “omurgası en esnek olan” hayatta kalır. Buna tıbbi teşhis raporlarında “Bukalemun Etkisi” adı verilir.

Üst makamdaki zat, “Bu duvar siyahtır” dediğinde, henüz saniyeler önce o duvarın beyazlığı üzerine tez yazmış olan liyakatsiz memur, anında renk değiştirir: “Hatta zifiri siyahtır efendim, ne beyazı!”

Bu esneklik, ortopedi bilimini hayrete düşürecek seviyededir. Nurettin Aydın’ın “Siyasetin Bürokrasi İronisi” dediği şey tam da budur: Siyasetçi işleyen bir çark ister ama o çarkın dişlilerini “sadakat” adı altında kendi elleriyle kırar. Sonuçta ortaya; her devrin adamı olan, rüzgâr gülü misali dönen, boyun fıtığı riski taşıyan ama koltuğundan asla düşmeyen bir “tür” çıkar.

 

Makam Koltuğu ile Bütünleşme Vakası

Gelelim hastalığın en trajikomik semptomuna: “Makam Koltuğu Yapışması Sendromu”. Platon, yüzyıllar evvel “Adalet, herkesin kendi doğasına uygun işi yapmasıdır. Kunduracı askerlik yapar, asker çömlek yaparsa devlet yıkılır” demişti.

Bizim liyakatsiz kahramanımız ise oturduğu o deri koltuğun kendisine yeteneğiyle değil, bir “ulufe” (bahşiş) olarak verildiğini içten içe bilir. Bu içgörü, devasa bir korkuyu doğurur.

O koltuktan kalktığı an, bir “hiç”e dönüşecektir. Çünkü dışarıdaki vahşi dünyada, yani özel sektörde veya liyakatin geçerli olduğu herhangi bir yerde, onun vasatlığının piyasa değeri yoktur. Bu yüzden koltuğa tırnaklarıyla değil, ruhuyla yapışır. Seçim zamanlarında veya görevden alınma dedikodularında yaşadığı anksiyete, bir ceylanın aslan karşısındaki titremesinden daha şiddetlidir. “Ben gidersem devlet çöker” hezeyanı, aslında “Ben gidersem, ben çökerim” itirafının süslü halidir.

 

Oksijensiz Kalma yahut “Tanıdık Yetmezliği”

Bu hastalığın en belirgin klinik tablosu, “Kronik Referans Yetmezliği”dir. Liyakatli insan sırtını bilgisine, tecrübesine ve emeğine yaslar. Liyakatsiz ise sırtını dayayacak bir “dayı”, bir “abi”, bir “yüksek makam” arar. Referans, bu hastalar için oksijen tüpü gibidir; bağlantı kesildiği an, akut nefes darlığı başlar.

Siirt’ten Ankara’ya, akademiden bürokrasiye yapılan araştırmalar (bkz. Kızılkan & İzci) acı bir gerçeği yüzümüze çarpmaktadır: Halkın büyük çoğunluğu liyakatin bir masal, “hamili kart yakınımdır” notunun ise tek gerçek olduğuna inanmaktadır. Genç bir fidanın, “Ne bildiğim değil, kimi tanıdığım önemli” diyerek ülkesinden umudunu kesmesi, yani “beyin göçü”, bu hastalığın en ölümcül yan etkisidir. Devlet, kendi evlatlarını kendi eliyle gurbete sürgün etmektedir.

 

Sonuç: Heykelin Gölgesindeki Yıkım

Bu lâyihayı, Dunning-Kruger sendromunun o meşhur “Cahil Cesareti” ile bitirelim. Bilgili insan şüphe eder, araştırır, tevazu gösterir. Liyakatsiz “kifayetsiz muhteris” ise cehaletinden aldığı güçle her şeyi bildiğini sanır. İmza atarken elinin titremediğini (İmza Tremoru) sanırsınız ama aslında o imza, bir sorumluluk değil, bir iktidar gösterisidir.

Teşhisimiz nettir: Bu bünye, 4. evre liyakatsizlik kanserine yakalanmıştır. Tedavi protokolü bellidir ancak acıdır: İstifa.

Eğer bu cerrahi müdahale yapılmazsa, korkarız ki o çok sevdikleri koltuklarda kendi heykellerini diktiren bu zevatın sonu, yine o heykellerin altında kalmak olacaktır. Tarih, liyakati terk eden devletlerin enkazlarıyla doludur. Ve unutulmamalıdır ki liyakatsizliğin girdiği kapıdan, vicdan ve adalet sessizce çıkıp gider.

Geriye sadece, yaldızlı koltuklarında oturan ama aslında "yok hükmünde" olan gölgeler kalır.

Allah (c.c.) akıl, fikir ve izan ihsan eylesin.