Bir Mezra Kışından Notlar

Ocak 01, 2026 Yorum

 


İki dağın arasına bir mühür gibi basılmış on iki hanelik o mezra, kış geldiğinde dünyanın nabız atışından kopar, kendi beyaz sessizliğine gömülürdü. Kar, şehirli seçkinlerin pencerelerinden izlediği o uysal ve estetik manzara değildi bizim için. O, gökyüzünden süzülen bir masal değil; toprağın, damın ve insanın üzerine çöken devasa bir hakikatti. Bazıları için kar, üzerine şiirler yazılan bir saflığın simgesiyken; bizim için her sabah kapının önünde devleşen, aşılması gereken çetin bir mecburiyetti. Güzellik, eğer her gün içinden kan ter içinde geçmek zorundaysanız, bir süre sonra hükmünü yitirir; zira insanın omzundaki yük, hangi renge boyanırsa boyansın, yine de omuz çökerten bir yüktür.

Mezranın dili, kışın gelişiyle birlikte "beklemenin" dili olurdu. Şehirde kar taneleri çocuksu bir heyecanla sayılırken, bizde odunlar ve un çuvalları sayılırdı. Kar, yalnızca yolları değil, haberin ve ekmeğin de yolunu örterdi. Toprak damlı evlerimizin üzerine binen o beyaz ağırlık, önce çatıyı, sonra babalarımızın alnındaki çizgileri gererdi. Küçük yaşımızda sırtlandığımız o "yetişkin hesapları", oyunlarımızın en hüzünlü parçasıydı: Soba sabaha çıkar mıydı? Dam çöker miydi? Bu soruların cevabı hep "bakacağız" olurdu. Bu kelime, bir belirsizliğin değil, çaresizliğin içinde filizlenen o inatçı beklemenin adıydı.

Ayağımızdaki kara lastiklerin üzerine geçirdiğimiz naylon poşetler, bizim yoksullukla ettiğimiz naif bir kavgaydı. Poşetin her hışırtısında su geçirmez bir ayakkabı icat ettiğimizi sanan o "küçük mucitler", aslında sadece donmayı biraz daha ertelemeye çalışıyorlardı. Ayak parmaklarının ucunda başlayan o keskin sızı, insanın sadece bedenini değil, hevesini de üşütürdü. Hevesi üşüyen çocukların ise büyümesi sancılı ve hızlı olurdu. Bizim ayakkabılarımız yokluğun sesiydi; yürürken naylonun çıkardığı her ses, bir coğrafyanın kaderine attığımız imza gibiydi.

Elektrik geldiğinde, o cızırtılı  ekranda beliren Superman, pelerini rüzgarda savrulan çelikten bir yalandı. Okyanus ötesinin parıltılı stüdyolarında kurgulanan bu Amerikan rüyası, bizim kerpiç duvarlarımızın soğuğuna çarptığı an paramparça olurdu. Superman dünyayı kurtarırken, biz donan su borularımızı çözmek için ateş yakardık. Hollywood’un "iyilerin her zaman kazandığı" o masalsı adaleti, mezranın kapısından içeri giremezdi. O parıltılı kahramanlar, gerçek adaleti değil, sadece güçlü olanın doğru sayıldığı bir çağın pırıltılı ambalajlarıydı. Bizim kahramanlarımız uçamazdı; bizim kahramanlarımız, gece yarısı uyanıp sobayı kontrol eden, bir eliyle diğerini ısıtan o mahzun adamlardı.

Her yer ak pak olduğunda, karın o meşhur "temizliği" değil, adaletsizliğin en keskin hali çıkardı ortaya. Beyaz, bazı hataları örtmek için değil, aksine eksikleri teşhir etmek için oradaydı. Sobanın ısıtamadığı o soğuk köşeler, yırtık eldivenlerin arasından sızan morarmış parmaklar, tencerenin içindeki o yankılı boşluk; hepsi karın o projektör gibi aydınlatan ışığında çırılçıplak kalırdı. Râb Mikail'e karı yağdırırdı ama lakin o beyazlık, dünyanın kirli siyahlarını temizlemeye yetmezdi. Aksine, güçlülerin konforu için dünyanın geri kalanını unutuluşun ve soğuğun kucağına iten o küresel merhametsizlik, bembeyaz karların üzerinde simsiyah bir leke gibi dururdu.

Bugün kar yağdığında "çocukluğum geldi aklıma" diyenlerin hafızasındaki o kartpostal estetiği, benim içimde sadece eski bir sızıyı uyandırıyor. Çünkü biliyorum ki bir yerlerde kar hala sadece bir manzara değil, bir mecburiyet olarak yağıyor. Merhametin haritalara göre taksim edildiği bu çağda, bazı çocukların üşümesi hala kadrajın dışında kalıyor. Kar hala yağıyor; kimine şiir, kimine ise bir ömür boyu taşınacak o sessiz öfke... Ve insan bir kez o soğuğu iliklerinde duyduysa, artık güzelliğe değil, yalnızca adaletin sıcaklığına inanmak istiyor.

X. N. SAĞAT