Kimsin Lan Ben ?




Takvimler Ali Baba'nın uçan halısından düşüp tepeüstü çakılırken, coğrafya bana kaderin en sert yüzünü bir maske gibi giydirdi. Dağların derinliğinde, kurşunların kulak tırmalayan ıslığıyla annemin ninnisinin düet yaptığı o tuhaf senfoninin tam ortasında doğdum. Genetik kodumda Kürtçe ağıtlar ile Türkçe emir kiplerinin bitmek bilmez çarpışması yankılanırken, DNA'mda kadim ayetler hırçın piyasa dalgalanmalarıyla sarmal bir halay çekiyor. Dünya "yeni düzen" çığlıkları atarken, bizim payımıza yine o değişmez "eski düzen" düştü. O sancılı yılda hayata "merhaba" demedim; bu topraklara "başım gözüm üstüne" diyerek geldim.


Çocukluğum, yedi kız kardeşin ortasında tekil bir krallık gibiydi ama tacım dayaktan, tahtım topraktan yoğrulmuştu. Kız kardeşlerim beni bir ejderha gibi korurken, ben bir kale gibi dimdik durmaya çalışırdım. Fakat hayatın her sillesinde, her kaybedişte hep birinciydim. Okulun birleştirilmiş sınıflarında, asker öğretmenlerin üniformalı gölgesinde, Türkçe bilmeyen dilimizle "Ali ata bak" dedik ama Ali ata değil, dağa bakıyordu. Sabahları okulda yediğimiz disiplin dayağı, akşamları evde babadan gelen terbiye dayağıyla cila tutardı. O yıllarda anladım ki dayak, bu coğrafyanın en ilkel ama en kalıcı eğitim metoduydu. Çocukluk yaralarım bir bütçe açığı gibi büyürken, kalp atışlarım ülke enflasyonuyla yarışıyordu.


Eğitim hayatım beni Dumlupınar'ın ayazına, iktisat teorilerinin puslu yollarına savurdu. Kütahya'nın soğuğunda hocalarım neoklasik modelleri anlatırken, ben "marjinal fayda"yı köydeki kaçak çayın buruk tadında aradım. Edebiyat tutkumla ekonomi bilgimi hüzünlü bir evlilikte buluşturdum: Baudelaire'in "Kötülük Çiçekleri"ni Adam Smith'in "Ulusların Zenginliği" sayfaları arasına gizledim. Diplomamı aldığımda aslında çoktan mezun olmuştum; benim asıl okulum Uludere'nin sarp patikaları ve hayatın bitmek bilmeyen sınavlarıydı.


Meslek hayatına "sigortasız bir umut taciri" olarak, sınırın sıfır noktasında ücretli öğretmenlikle başladım. Maaşım asgari ücretin yarısıydı ama hayallerim göklerin ötesindeydi. Öğrencilerime haritadaki yerlerini değil, kalplerindeki o sönmez ateşi gösterdim. Hepsine kaybetmeyi sevmeyi öğrettim çünkü bizim coğrafyamızda kazanmak bir istisna, kaybetmek ise değişmez bir kuraldı. Ardından tebeşiri bırakıp mühre sarıldım; PTT'nin o sarı binasının gri hüznüne dahil oldum. Gişenin arkasında, insanların yüzündeki çizgilerden kriz analizleri yaptım; annelerin hüznünü tarttım, babaların çaresizliğini barkodladım. Hayatı, her an adrese iade edilme korkusuyla "iadeli taahhütlü" yaşadım.


Şimdilerde liyakatsizliğin koyu gölgesinde bir şef olarak, bürokrasinin Don Kişot'luğunu yapıyorum. Tepemizde referansı liyakate tercih eden, koltuğuna sığan ama makamına bir türlü sığamayan "zat-ı muhteremler" varken; bizler mevzuatı ezberleyen, vatandaşın derdini omuzlayan gizli kahramanlarız(vay be, ben neymişim :). Kötü yöneticilerin iyi işleyişi kovduğu bu düzende, sabır taşım çatlamasın diye mesai saatlerinde aruz vezniyle küfürler savurup, hece ölçüsüyle dualar ediyorum. Onlar mebus isimlerini ezberlerken, biz aklın ve emeğin yükünü sırtlanıp gölgede kalmaya devam ediyoruz.


Günün sonunda, 2017'den beri ruhumun sığındığı tek liman olan eşim ve evdeki iki küçük anarşistimle kendi koalisyonumu kuruyorum. Namazla borsa analizini harmanladığım, çocuklarıma "babanız çok dayak yedi ama hiç yıkılmadı" masalları anlattığım bir hayatın içindeyim. Kürtçe'nin şifresini, Türkçe'nin resmiliğini ve bürokrasinin o hantal dilini birer yetenek gibi kuşanıp, kaybedişlerde hâlâ birinci olmanın o buruk gururuyla Batman'ın kaotik atmosferinde yürümeye devam ediyorum.

 İletişim kurmak isteyenler Sıramatik’ten sıra numarası alabilir.