Döngü: Bölüm I: Durak

Aralık 07, 2025 Yorum

 

Kütahya’da ekim, geceyi hiçbir zaman tamamen kovamazdı. Ekimin gelişiyle şehir, üstüne sinmiş o ince toz katmanını biraz daha ağırlaştırmıştı. Rakımı yüksek olan bu şehir, İç Ege ile İç Anadolu’nun arasında sıkışmış, sonbaharın ilk serinliğini bir zırh gibi kuşanmıştı. Kendine özgü bir rengi vardı: kurumuş yaprakların sarısına yaklaşan, rutubetli bir kül rengi. Zaman, bu taş binaların arasında birikiyor; her köşeye, her sokağa o gözle görülmez tozunu bırakıyordu. Şehrin merkezinden dışarıya doğru açılan her yol, sanki tarihin bir yerinde donup kalmış gibiydi; sanki zaman burada, bir makinenin dişlileri arasına sıkışmış bir kum tanesi gibi teklediğini unutmuştu.

Ali Yıldırım, her sabah olduğu gibi saat 06.45’te uyandı. Alarmdan önce. Bedeni, günün bu gri başlangıcını ezberlemişti. Gözlerini açtığında tavanın alacakaranlıkta beliren tanıdık çatlaklarını izledi. O çatlaklar, bir harita gibiydi ama hiçbir yere çıkmıyordu. Sessizlik, bir katman gibi odanın üzerine çökmüştü. Bu, huzurlu bir sessizlik değildi; şehrin kendi üzerine örttüğü o gri örtünün, o bitmek bilmeyen tekrarın sesiydi.

Banyoya geçti, hareketleri otomatikti. Lavabonun karşısındaki aynaya baktı. Gördüğü yüz, bir yabancınınkinden farksızdı. Yüzünün hatlarında, şehrin o rutubetli havasının bıraktığı hafif bir yorgunluk vardı. Dişlerini fırçalarken suyun sesini dinledi. Musluktan dökülen o mekanik, tekdüze ses evin boşluğunu dolduruyor, ardından kapandığında geriye sadece daha ağır bir sessizlik kalıyordu. Kendi nefes sesini duymak bazen bir yük gibi gelirdi; odadaki tek canlı şeyin o soluk alıp verişi olduğunu bilmek, Ali’yi tuhaf bir yalnızlığa sürüklüyordu. Zamanın akışını sadece kombinin o düzensiz ama ritmik tıkırtısı hatırlatıyordu; kombi, bu evin kalbi gibiydi ama sadece soğuğu dışarıda tutmak için atıyordu.

Mutfakta, termosuna çayını tazeledi. Suyun kaynamasını beklerken pencereden dışarı baktı. Aşağıdaki sokak hâlâ boştu. Sararmış yapraklar, kaldırımların kenarında rüzgârla hafifçe kıpırdıyor, sarı lamba ışıkları sisin içinde hayalet gibi titriyordu. Evin içinde zaman, çaydanlığın fokurtusuyla eşzamanlı ilerliyordu. Ali, çayını içerken bardağın kenarındaki o sıcaklığı hissetti. Parmaklarının ucundaki o hafif ısı, bir anlığına içinde bulunduğu o donuk dünyayı ısıtır gibi oldu.

Montunun fermuarı yine ilk denemede takıldı. Metal dişlerin birbirine sürtünme sesi, sessizliği yırtan tek şeydi. Üçüncü hamlede rayına oturdu. Evden çıkarken kapının menteşesi o tanıdık, paslı gıcırtıyı çıkardı. Apartman boşluğunda yankılanan ayak sesleri, sokağın sahipsiz ıssızlığına karıştı. Germiyan Sokak’ın dar, taş döşeli zemininde ilerlerken, ayakkabısının çatlak ucu yine o tanıdık sızıyı hissettirdi.

Lala Hüseyin Paşa durağında, 7B hattını bekleyenlerin omuzları soğukla biraz daha çökmüştü. Ekimin ayazı, insanların nefeslerini havada beyaz bir buğuya dönüştürüyordu. Ali, durağın camına yaslandı. Yanında elindeki gazeteyi sürekli katlayan adamın kağıt hışırtısını dinledi; adam, dünyadaki tüm kaosun içinde sadece gazetesindeki köşeye sığınmıştı. Otobüs sislerin içinden belirdiğinde, farları şehrin o puslu rengini delip geçti.

Arka kısımda, motorun titreşimini en çok hissettiği köşeye geçti. Cam buğulanmıştı. Otobüs şehrin dışına, üniversiteye giden o uzun yolda ilerlerken camdan dışarı baktı. Binalar, dükkanlar, ağaçlar birer film şeridi gibi akıp gidiyordu. Hepsi aynıydı; her sabah aynı duraklarda duruyor, aynı insanlar iniyor, aynı sessizlik içeride birikiyordu. Ali için bu otobüs, bir taşıma aracı değil, kendi döngüsünün içindeki o hareketli hücreydi.

Dumlupınar Üniversitesi’nin Taç Kapı’sını geride bırakıp fakülteler bölgesine süzüldüğünde saat 08.15’ti. Ali, İktisat Fakültesi’nin blokunda indi. Koridorların bitmek bilmeyen beyazlığına kendini bıraktı. Üçüncü katın sonundaki amfinin kapısının önünde iki saniye durdu. İçeri gireceği sistemin ağırlığını hissetti. İnsanların yüzlerine baktı; hepsi kendi yörüngelerinde dönen küçük uydular gibiydiler. Kimse birbiriyle gerçekten çarpışmıyor, sadece teğet geçiyorlardı. Ali, kapı kolunu tutmadan önce, o iki saniyelik boşluğu bir sığınak gibi kullandı.

İçeride, sabahın üç saatlik yoğun ders bloğu başlamıştı. Hoca projektörü açtı. Ekranın o soğuk, mavi ışığı amfideki üç yüz kişiyi tek bir hedefe kilitledi. Ali, her zamanki gibi en arkadaydı. Eylül, en uç sırada.

Eylül’ü görmeden önce hissetti. Havadaki o mikroskobik değişim. Başını kaldırmadan önce, sistemin kendi içinde yarattığı o ufak çatlağın varlığını duyumsadı. Sonra gözleri kaydı. Sapsarı saçlar, ekrandan yansıyan mavi ışıkla birleştiğinde neredeyse beyaz bir hale gibi parlıyordu. Eylül, ekrandaki grafiklere bakıyordu. Projektörün ışığı o yemyeşil gözlerine çarptığında bakışları keskinleşti. Ali, kızın ellerine takıldı. Parmak uçları, masanın kenarında ritmik, görünmez bir hareketle geziniyordu. Ali için artık hoca, arz eğrisi veya talep dengesi yoktu; sadece o sapsarı saçların etrafındaki mavi ışık vardı. O an, profesörün sesi arka planda bir beyaz gürültüye dönüştü.

Üç saatin sonunda hoca, "Bugünlük konumuz buraya kadar," diyerek projektörü kapattı.

Amfi gürültüyle boşaldı. Serkan, "Yemekhaneye hadi, sıra uzamadan," diyerek kolunu dürttü. İİBF’nin zemin katındaki yemekhane ve kafeterya tıklım tıklımdı. Yemekhaneden kafeteryaya kadar uzanan o upuzun kuyrukta, ekimin ayazı insanların nefeslerini beyaz bir buğuya dönüştürüyordu.

Ali, sıranın ortalarında, Eylül’ün hemen arkasında yerini aldı. Sıra santim santim ilerliyordu. Eylül’ün ense hizasındaki o ince saç tellerini izledi. Ekim rüzgârı, sıranın genelindeki montların ve çantaların birbirine değen o tekdüze hışırtısını, amfinin loşluğundan çok daha belirgin kılıyordu. Bu ses bir düzenin kanıtıydı ama Eylül, o düzenin içindeki bir pürüz gibi duruyordu. Sıradakilerin kimisi telefonlarıyla oynuyor, kimisi kendi aralarında fısıldaşıyordu. Ali ise sadece bekliyordu. Zamanın, o upuzun kuyrukta nasıl eridiğini izlemek, garip bir şekilde huzur veriyordu.

Yarım saat sonra sıcak, buğulu yemekhaneye girebildiler. Karmaşa, gürültü, metal tepsi sesleri... Serkan boş bir sandalyeye geçti, Ali de yanına oturdu. Karşısına baktığında Eylül’ü gördü. Kız, yemyeşil gözlerini tepsideki çorbaya dikmişti. Elindeki kaşığı tutuşundaki o hafif titreme, Ali’nin zihninde bir kıvılcım çaktı. Eylül, yemeğini acele etmeden, neredeyse ritmik bir hareketle yiyordu. Karşısındaki bu kız, buradaki binlerce insandan biri gibi görünüyordu ama Ali, onun sadece "göründüğü gibi" olmadığını fark etmişti. Eylül, sisteme aitmiş gibi davranıyor ama aslında sistemin dışında duruyordu. Ali ilk kez, bir insanın bulunduğu yeri değiştirmeden de düzeni bozabileceğini düşündü.


Yemekten çıktıklarında, Serkan ve diğerleri "Hadi kafeteryaya, biraz nefes alalım," diyerek binanın girişindeki o yoğun, sigara dumanı ve bayat çay kokusunun birbirine karıştığı kafeteryaya yöneldiler. Ali, itiraz etmeden onları takip etti. Plastik sandalyelerden birine oturduğunda, Eylül de birkaç masa ötede, pencerenin kenarındaki o loş köşeye geçti. Arkadaşları dersin zorluğundan, hocaların kaprislerinden bahsederken Ali, önündeki ince belli bardaktan yükselen buharı izliyordu. Çay, ekimin soğuğunu kırmak için tek silahtı; acı ve sıcak.

Bir sonraki ders, Makro İktisat’tı. Amfiye giren Doçent Kerem Bey, fakültenin en çekinilen ismiydi. Sert yüz hatları, ütüsü jilet gibi pantolonu ve elinde taşıdığı o eski deri çantasıyla içeri girdiğinde, üç yüz kişilik amfideki uğultu bir anda bıçak gibi kesildi. Kerem Bey, kürsüye geçip çantasını masaya bıraktığında çıkardığı tok ses, odanın en arka sırasına kadar ulaştı.

"Ders başladı," dedi, sesi bir emir kipi kadar keskindi.

Makro İktisat Giriş. GSYH, enflasyon, işsizlik oranları... Doçent Kerem Bey, tahtayı kullanmazdı; sanki her kelimeyi bir asker gibi sıraya dizer, anlattığı her kavramı amfinin üzerine bir disiplin aracı olarak sallardı. Bir öğrencinin yanındakiyle fısıldaşması, hocanın bakışlarının o yöne bir mermi gibi saplanmasına yetiyordu. Amfideki herkes, o soğuk otoritenin altında ezilmiş gibi kımıldamadan oturuyordu. Ali, defterine not alırken kaleminin sesini bile duymamak için kendini kastığını fark etti.

Eylül, en uç sıradaydı. Hocanın o sert bakışları ara sıra amfide dolaşırken, Eylül’ün olduğu tarafa geldiğinde duraksar gibi oluyordu ama Eylül, sanki o otoritenin bir parçası değilmiş gibi, camdan dışarıdaki gri gökyüzüne bakıyordu. Kerem Bey, iktisadi büyümenin sınırlarından bahsederken sesi amfinin soğuk duvarlarında yankılanıyordu. Ali, hocanın sesindeki o mekanikliği dinlerken, Eylül’ün pencereden içeri sızan ışığı yakalayışına takıldı. Hoca "sistem" dedikçe, Ali'nin zihninde bu disiplinli, soğuk ve otoriter yapının çatlakları beliriyordu.

Ders, tam bir askeri disiplin havasında geçti. Bir saat boyunca hiçbir soru gelmedi, hiçbir kâğıt hışırtısı duyulmadı. Kerem Bey, son cümlelerini kurup deri çantasını masadan aldığı an, amfideki gerginlik bir anda boşaldı. Ali, defterini kapatırken Serkan’ın "Adam yine perişan etti bizi," diye fısıldadığını duydu.

Ali, amfiden çıkarken Eylül’ün olduğu tarafa baktı. Eylül, hocanın çıkışını beklemeden çantasını almış, Taç Kapı’ya doğru giden koridora yönelmişti. Onun o sessiz ama her kuralı ihlal eden duruşu, Kerem Bey’in az önce kurduğu o "sert sistem"i bir anda anlamsız kılmıştı.

Ali, İİBF binasının çıkışına doğru yürürken, yarın yine geleceğini biliyordu. Sebebini bilmiyordu. Binanın gölgesi bir süre üstünde kaldı, sonra geride kaldı. Sis, kampüsün üstüne yeniden çökmeye başlamıştı. İnsanlar, Taç Kapı’ya doğru akan bir nehir gibi dağılıyordu.

İlk kez, yarının bugünden tamamen aynı olmayabileceğini düşündü. Bu, korkutucu bir özgürlüktü. Dünyanın, Ali’nin gözlemlerinden bağımsız devam etmesi, aslında en büyük döngüydü. Ama o, bu döngünün artık bir parçası değil, bir izleyicisiydi. Döngü devam ediyordu ama bir yerinden kırılmıştı. Henüz değil, ama çok yakında, her şeyin yeniden inşa edileceği o kırılma anı gelecekti. Sis kampüsün üzerine yorgan gibi inerken, pencereden içeri sızan o sapsarı saçların parlaklığı hâlâ zihnindeydi.

Sokak lambaları, sabah olduğu gibi aynı sarı ışığı saçmaya hazırlanırken, kampüsün boşalan meydanında rüzgâr, kurumuş yaprakları bir o yana bir bu yana savuruyordu. Ali yürümeye devam etti. Henüz başlamamıştı, ama artık bir son da yoktu. Sadece bekleyiş vardı. Ekim, bütün gri soğukluğuyla üzerlerine çökmüştü.

Ali, eve vardığında, sessizliğin onu aynı bildik ağırlıkla karşılayacağını biliyordu. Kombinin o bildik sesi, mutfaktaki boşluk, çaydanlığın soğumuş hali... Hepsi yerindeydi. Ama o artık o aynı Ali değildi. Yarın, 06.45'te kombinin o sesi, başka bir şeyin habercisi olacaktı. Gözlerini kapattığında gördüğü tek şey, o yemyeşil gözlerin, sistemin o soğuk mavi ışığına çarptığı andı. O an, döngünün ilk çatlağıydı. Ve o çatlak, şehri yavaş yavaş, sessizce değiştirecekti. Henüz değil. Ama yakında.