Düşüme düştü yine o tozlu yolun kederi,
Heybemde bir avuç çocukluk, bir de fistanının rengi.
Bulak başında beklediğimiz o masum kıyamet,
Şimdi hangi toprağın altında saklıyor seni?
Sanki dünya o gün durmuş da, biz hep orada kalmışız,
Ölümü bilmeden, sadece acıkmayı tanımışız.
Gülüşün sülünlerin kanadına takılıp gitti,
Papatyalar küstü kıra, bahar vaktinden önce bitti.
Sen ki; denizi görmeden fer fer sönen bir göz,
Sen ki; söylenmemiş tüm türkülerdeki o sessiz söz.
Göğsünün sızısını sığdıracak bir tek gökyüzü bulamadın,
Kuşlar bile unuttu uçmayı, sen o kör kuyuda uyanamadın.
Gece; o dipsiz uçurum, dişlerini bilerken ıssıza,
Biz sığındık kalbimizin o kuytu, o yaralı mağaralarına.
Sorarım şimdi devranın o allahsız vaktine:
Hangi töre, hangi kuyu çeker çocukları içine?
Tenin cevahir, ruhun bezden bir gelincik sızısı,
Alnımıza yazılan bu, tarihin en kirli yazısı.
Şimdi her fırtına sesi, senin yarım kalmış bir çığlığın,
Her fırın dumanı, senin hiç doymamış o çocukluğun.
Söyle ey göğün sahibi, ey atları suvaran usta;
Hangi mısra merhem olur, kalbi bu kadar hasta olana?
Ölü bir kızın saçlarından başka,
Neresinden tutunur insan bu darmadağınık yasa...
X.N.S

